Diyarbakır'ın Dicle İlçesi'ne bağlı Kurşunlu ve Kırkpınar köyleri arasındaki dağlık bölgede güvenlik güçleri operasyon yaparken, PKK'nın döşediği mayın patladı. Olayda 3 er şehit oldu, 1 uzman çavuş ile 1 er de yaralandı.
Dicle'de mayın patladı: 3 şehit
Diyarbakır'ın Dicle ilçesine bağlı Kurşunlu ve Kırkpınar köyleri arasındaki dağlık bölgede operasyona çıkan askerler, terör örgütü PKK'nın döşediği mayınlara bastı. Yaşanan patlamada 3 er şehit oldu, 1 uzman çavuş ile 1 er de yaralandı. Dicle ile Elazığ'ın Palu ve Arıcak ilçeleri üçgeninde, bir grup teröristin bulunduğu istihbaratı üzerine jandarma tarafından operasyon başlatıldı. Askerler, dün Kurşunlu ile Kırkpınar köyleri arasındaki Görese Dağı'nda operasyona devam ederken teröristlerin bölgeye döşediği mayınlara bastılar. Patlamada jandarma erler Tanju Çankaya, Emrah Çetin ve Muharrem Yanlız şehit oldu. Kimlikleri açıklanmayan 1 uzman çavuş ile 1 er de yaralanarak hastaneye kaldırıldı. Şehit askerler için bu sabah cenaze töreni düzenleneceği öğrenildi. Törenin ardından şehit Çankaya'nın cenazesinin Ardahan'a, şehit Çetin'in cenazesinin Gaziantep'in İslahiye ilçesine, şehit Yanlız'ın cenazesinin de Artvin'e gönderileceği kaydedildi.
En son 22 gün önce mayın patlatmışlardı Teröristlerin bölgede döşedikleri mayınlar, en son 3 Mart'ta Mardin'in Nusaybin ilçesinde iki uzman çavuşun yaralanmasına neden olmuştu. Şubat ayı içerisinde de Diyarbakır'da mayına basan Salih Erbey ile Siirt'in Pervari ilçesinde Yusuf Aydınalp (8) adlı çocuk ölmüştü. Terhisine 43 gün kala şehit düştü Şehit olan Gaziantepli jandarma er Emrah Çetin'in baba ocağına ateş düştü. Nurdağı ilçesinde yaşayan şehit erin, babası Selahattin Çetin ile annesi Meryem Çetin acı haberi aldıktan sonra fenalık geçirdi. Çetin Ailesi'nin ikinci çocuğu olan Emrah Çetin'in terhisine 43 gün kaldığı öğrenildi. İki asker de kaza kurbanı TUNCELİ DHA
Tunceli 4'üncü Komando Tugayı'nda yapılan atış eğitimi sırasında bir askerin kazayla ateşlediği silahından çıkan kurşunların isabet ettiği 2 er şehit oldu. Tunceli 4'üncü Komando Tugayı'nda dün birliklerin atış eğitim sırasında bir asker, piyade tüfeğinin tetiğine kazayla dokundu. Silahtan çıkan kurşunlar, Mesut Kaşar ve İsmail Yetiş adlı askerlere isabet etti. Kaşar olay yerinde, Yetiş ise kaldırıldığı hastanede şehit oldu. Tunceli Valisi Mustafa Erkal, olayın kazayla meydana geldiğini ve soruşturmanın sürdüğünü kaydetti. Mesut Kaşar, memleketi Diyarbakır'da toprağa verildi. Diğer şehit İsmail Yetiş'in cenazesinin ise memleketi Afyon'a gönderildiği bildirildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da 2 askerin şehit olması nedeniyle Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a başsağlığı telgrafı gönderdi. .
Özel Harekât’tan emekli Gazi Yıldırım için yaralandıktan sonra geldiği hastanede ‘Öldü’ raporu verildi.
Özel Harekât’tan emekli Gazi Yıldırım için yaralandıktan sonra geldiği hastanede ‘Öldü’ raporu verildi. Haberi TV’den öğrenen ailesi mezarını bile hazırladı. İstanbul’dan gelen doktor, Yıldırım’ın kurtuluşu oldu ONLARIN kahramanlığını anlatmaya kelimeler yetmiyor... Çoluğunu çocuğunu geride bırakarak, dağ taş terörist kovalamışlar yıllarca... Birçoğu arkadaşını, kolunu, bacağını kaybetmiş; hatta canını vermiş hiç çekinmeden. ‘Vatan, millet, bayrak’ uğruna göreve koşmuş Özel Harekât polisleri... İşte gazilik rütbesine ulaşan o kahramanlardan biri: Sıtkı Yıldırım... 1961’de Yozgat Şefaatli’de başlıyor Yıldırım’ın öyküsü... Emniyet Teşkilatı’na, terörün palazlanmaya başladığı 1984 yılında, büyük bir tutkuyla girmiş... Hevesinin gerekçesini de şöyle anlatıyor: “Milli değerlere önem veren bir insanım. O sıralarda Emniyet müdürlerini ve polisleri sık sık görüyor, heves ediyordum. Sonuçta teşkilata girdim. Afyon Polis Okulu’na gittikten sonra Ankara Emniyeti Trafik Şubesi’nde 1990’a kadar 5 yıl görev yaptım. Birçok kurs gördüm. Amacım Özel Harekât polisi olmaktı. O zamanki şube müdürümüz, bana ihtiyacı olduğunu söyleyince düşüncemi erteledim. 1990’da iki arkadaşımla Şanlıurfa’ya tayin yaptırdık. Maalesef 25 Mart 1992’de iki arkadaşım da, Urfa’da teröristlerce çapraz ateşe alınarak şehit edildi. Bir süre sonra Özel Harekât’a personel alınacağını duyunca, dilekçe verdim, Özel Harekât polisi oldum.” Ramazan’ın ilk günü vuruldum İzmir’deki özel eğitim sonrası Yıldırım’ın kur’ası Elazığ’a düşmüş. Elazığ’da görev yaparken, Diyarbakır’ın Lice İlçesi kırsalında, terör örgütüne yönelik asker ve polisin müşterek operasyon yürüteceği belirtilerek, arkadaşlarıyla orada görevlendirilmiş. Devamını şöyle anlatıyor: “17 Şubat 1995 gecesi askeri birliklerle bölgede çalışmalara başladık. Ramazanın ilk günüydü. Gece 03.00 sularında uygun bir mevki bulup sahurda oruca niyetlendik. 60 kişiydik. Bir gün önce Diyarbakır Jandarma komandolarından 7 şehit verildiğini, 2’sinin de yaralandığını öğrendik. Saldırıyı gerçekleştiren teröristlerin yerini tespit ettik. Oraya 150 teröristin de gireceğini öğrendik. Çetin kış koşulları hakimdi. 1-1.5 metre karda ilerleyerek peşlerinden kampın bulunduğu yere girdik. Gittiğimiz yer bir çanak gibiydi ve etrafında hakim tepeler vardı. Çanak içindeki teröristleri belirledik. Tüfek bombası atarak etkisiz hale getirmeyi düşünüyorduk. Meğer onlar hakim tepelere yerleştirilmişler. Durumu anlayınca arkadaşlara derhal mevzilere dağılmalarını söyledim. Ancak ilk ateşte ben vuruldum. ‘Tim Amir Yardımcısı’ olduğum için beni hedef seçmişlerdi. Suikast silahı Kanas’la bin 200 metre mesafeden ateş açtılar. Yere düştüm. Kalbimin 1 santim altında yanma vardı. Arkadaşlara, ‘Vuruldum’ dedim. Hemen yanıma koştular. ‘Gelmeyin vurulacaksınız’ dememe kalmadı, 2 arkadaşım da yaralandı. Elim, bacaklarım kan içindeydi...” İlk müdahale sonrası, çatışma anında acil helikopter istemişler. Yıldırım, o sıcak anları şu sözlerle anlatıyor: TV’de ölüm haberi “Arkadaşlarıma, ‘Çocuklarım, ailem size emanet. Bunun geri dönüşü olmayacak’ dedim. Kelime-i şehadet getirirken helikopterin indiğini gördüm. Sonrasını hatırlamıyorum. Hastanede ilk muayeneyi yapan doktor, birçok yaralının arasında benim öldüğümü belirterek, defin için birime bilgi vermiş. Tesadüf, o bölgeye bir ay süreyle görev yapacak büyük şehirlerden doktorlar geliyordu. Fuat Baran isminde bir doktor durumumu incelemiş. ‘Kalbinde bir şey yok. İç organlarını makineye bağlayın, kurtulur’ demiş. Beni makineye bağlamışlar ama ‘Öldü’ diye haber TV’lerde çıkmış. 3 gün sonra Bingöl Kadın Doğum Hastanesi’nde gözlerimi açtığımda başımda OHAL, Bingöl ve Elazığ Valileri ile Bölge Komutanı vardı.” Yıldırım’ın tedavisine Elazığ’da devam edilmiş. Ağır ameliyatlar geçiren Yıldırım, 2 aydan fazla hastanede yatmış. Tekrar ameliyat için yattığında, böbreğinin olmadığını, dalak ve bağırsaklarının alındığını öğrenmiş. Elazığ’dan da Ankara’ya tayin edilmiş. Daha sonra Emekli Sandığı tarafından emekli edilmiş. Gazi Yıldırım vurulduğunda, 1987-1989 ve 1993 doğumlu üç çocuğu varmış. “Doğuda görev yaptığım için onları Ankara’da bıraktım. Üç ay çocuklar ve hanım yanımda kalabiliyordu. Şehit düşme durumumuz olduğu için onları uzak tutuyordum” diyen Yıldırım, vurulduğunu çocuklarının TV’den duyduğunu anlatıyor. ‘Öldü’ diye verilen haberi, Hollanda’daki kardeşinin de duyduğunu ve hemen Türkiye’ye geldiğini belirten Yıldırım, şöyle devam ediyor: “Cenazemi almak için Elazığ’a gelmişler. O sırada, İstanbul’dan gelen doktorun söylediği gibi makineye bağlıymışım. Ailem de, cenazem gelecek diye mezarımı hazırlamış. Elazığ’a geldiklerinde ölmediğimi öğrenmişler. Bana kazılan mezarda bugün amcam yatıyor.” “Her şey vatan için” Gazİlİk mertebesine ulaşan Yıldırım, “3 Mehmetçik daha geliyor. Oğlumun biri asker. Vatanım milletim için verilecek bir canım var, onu da her yerde vermeye hazırım. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Her şeyim, vatan ve millet için. Yaptığım hiçbir şeyden üzüntü duymuyorum” diyor. Eşini, kendisinin malulen emekliye ayrılması nedeniyle Tarım İl Müdürlüğü’nde işe aldıklarını anlatan Yıldırım, orada bazı sıkıntılar yaşadıklarını ve yardım beklediklerini anlatıyor. Çocuklarından birinin askerde olduğunu, diğerinin Polis Koleji’ne girmek istediğini kaydeden Yıldırım, “En çok istediğim şeylerden biri oğlumu polis olarak görebilmek. Bu konuda da devletimden destek bekliyorum” diyor. Yıldırım, başarıları dolayısıyla 8 taltif almış, övünç madalyasıyla da gurur duyuyor: İsteği, Türk halkının ve görevlilerin de kendileriyle gurur duymaları ve sorunlarına eğilmeleri... Yarın:Gazi Özel Harekâtçı İbrahim Ulutürk, yıllarca Güneydoğu’da teröristlere aman vermedi. 18 Şubat 1995’te Lice kırsalındaki çatışmada önce kolundan, daha sonra da ciğerinden yaralandı. Sahur vakti, oruca niyet ederken saldırıya uğradıklarını anlatan Ulutürk, teröristlerle birlikte, onlara destek verenlerin de hakettikleri cezayı almaları gerektiğini vurguluyor...
“Saat 20:30 sıraları idi. Terörist grup karakola el bombası, roketatar atıyor ve mermi yağdırıyordu. Biz de karşılık veriyorduk. İlk yarım saatte benim bulunduğum mevziye el bombası atıldı. Bombanın patlamasıyla sağ kolum dirsek altından koptu. Acı içinde kıvranmama rağmen silahımı bırakmadım.
Oğlu ve kızının ‘Koluna ne oldu’ sorusuna Gazi Karaduman’dan anlamlı cevap ‘Vatana feda ettim’ SALİH Karaduman, Kayseri’de çiftçilikle geçimini sağlıyordu. İmkânsızlıklar nedeniyle ancak ilkokulu bitirebilmişti. 4 aylık eşini geride bırakarak 24 yaşında Hatay Serinyol’daki acemi birliğinde askerlik görevine başladı. Hakkari Şemdinli Jandarma Komutanlığı Durak Karakolu’na sevk edildi. Karaduman ilk şoku, Erzurum’dan konvoy halinde Şemdinli’ye giderken yaşadıklarını dile getiriyor: “Terörün bütün kalleşliği ile saldırdığı dönemdi. Yaşanan terör olaylarından şaşkınlığa düşüyordum. Böyle olmaması gerektiğini biliyordum. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne kastedenlere karşı ben de görevimi layıkıyla yapmalıydım” Ölülerini kaçırıyorlardı Karaduman, göreve başlamıştı. Günleri operasyon ve nöbet tutmakla geçiyordu. O kadar sık saldırıya uğruyorlardı ki, neredeyse 3 günde bir 50 kişilik PKK grubu ile çatışıyorlardı. Karaduman, o hain saldırının meydana geldiği 22 Ağustos 1995’te 7 aylık askerdi. Gerisini Karaduman’dan dinleyelim: “Saat 20:30 sıraları idi. Terörist grup karakola el bombası, roketatar atıyor ve mermi yağdırıyordu. Biz de karşılık veriyorduk. İlk yarım saatte benim bulunduğum mevziye el bombası atıldı. Bombanın patlamasıyla sağ kolum dirsek altından koptu. Acı içinde kıvranmama rağmen silahımı bırakmadım. Bana en yakın Tim komutanı Asteğmenin yanına yardım etmesi için gittim. Ama o da sağ ayağından yaralanmıştı. Birbirimize yardım ederek karakola haber verdik. 1.5 saat süren çatışmada 22 arkadaşım yaralandı. Teröristlere de epey zayiat verdirdik, ölü ve yaralılarını beraberinde götürmüşlerdi.” “Sabaha kadar yaralı halde karakolda bekletildik. Sabah gelen helikopterle Hakkari Askeri Hastanesi’ne götürüldük. Tek kolu kopan bendim. Bilincimizi hiç kaybetmedik. Dualar okuduk. Birbirimize destek olduk. Hatta öyle ki hepimiz yaramızı ve acımızı unutmuş haldeydik. Tek düşüncemiz, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere gereken dersi vermekti.” Bir kolunu kaybeden biri olarak, bu vatan için diğer kolunu da, canını da vermeye hazır olduğunu belirten Karaduman şöyle devam ediyor: “Karakola ilk gittiğim gün yapılan terörist saldırıda 7 şehit, 2 yaralı verilmişti. O şehitlerin cenazesine katıldım. Hepimiz, şehitlerimizin kanının yerde kalmaması için yemin ettik ve bunu da gerçekleştirdik. Günlerce uyumadık, aç, susuz vatanı savunduk. Halen de savunurum. Bugün, oğlum ve kızım kolumu nasıl kaybettiğimi sordu. Ben de ‘Vatana feda ettim’ dedim.” Bir operasyonda ölü ele geçirdikleri teröristin sünnetsiz olduğunu gördüklerini belirten Karaduman, “Onun Müslüman olmadığını anlıyorduk. Bu, dış güçlerden destek aldıkların en net kanıtıydı” diyor. Yarın:Piyade Komando Er Atasever, teröristlerin patika yola döşediği mayına basınca iki bacağını kaybetti. Çocuklarına tek vasiyeti var: “Vatan için taviz vermeyin”
İNGİLTERE’DE yayımlanan The Guardian gazetesi, ABD’nin, Türkiye’nin kuzey Irak’a müdahalesini önlemek için çaba harcadığını yazdı.
Dış politika yazarı Simon Tisdall’in Ankara mahreçli haber-analizine geniş yer veren gazete, olası bir kuzey Irak operasyonunun Amerika’nın barış stratejisini çökertme ihtimali bulunduğunu öne sürdü.
Türkiye’nin, Kürtler’in kontrolündeki kuzey Irak’a müdahalesinin Irak’ın parçalanmasını engelleme çabalarında üçüncü bir cephenin açılmasına yol açabileceğini öne süren yazar, Bush yönetiminin yakın zamanda Türkiye’ye PKK terör örgütü üzerindeki baskıların artırılacağına dair garantiler verdiğini bildirdi.
Başta Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül olmak üzere, milletvekilleri, askerler ve diplomatların, 3800 PKK’lı teröristin Güneydoğu Anadolu’da eylemlere hazırlandığına dikkat çektiğini de kaydeden Tisdall, ABD’nin önlem almada etkisiz kalması halinde, Türkiye’nin bu saldırılara sert yanıt vermekte kararlı olduğunu yazdı.
Yazıda Gül’ün, “Ne yapmamız gerekiyorsa yapacağız. Hiçbir ihtimali reddetmiyoruz. ABD’lilere defalarca söyledim, ‘Var sayın ki Meksika’da bir terör örgütü var ve ABD’ye saldırıyor. Ne yapardınız? Tabii ki ABD’den yüksek beklentilerimiz var ve umutluyuz. Ama sonsuza kadar bekleyemeyiz” şeklindeki sözlerine de yer verildi.
Tisdall, Türkiye’deki kaynaklara dayanarak, “özel harekât birliklerinin halen kuzey Irak’taki Haftanin ve Kanimasi bölgelerine yönelik ‘sıcak takip’ hareketleri yapmakta olduğunu” da yazdı.
Tisdall, Türkiye’nin ABD’nin “ikili oynadığına” dair inancının, ilişkilerdeki gerginliğin en önemli nedeni olduğunu, CIA’nın İran’daki PKK uzantılarına yardımının da bu gerginlikte rol oynadığını yazdı. Tisdall, Kerkük referandumu ve Kürtlerin Kerkük’ün idaresini ele geçirme çabalarının da Türkiye’yi rahatsız ettiğini yazdı.
“Sayın” da bölücülerin yanında saf tutanları geçip, böyle konuştuğunu zımnen kabul eden Erdoğan’ın savunmasına bakalım.
Başbakan Erdoğan’ın teröristbaşına “sayın”, şehitlere “kelle” demesini görmezden gelenler, bu vahameti aynen Erdoğan gibi, “eski defterleri karıştırma, kaba muhalefet, belden aşağı vurma” sayıp, yine Türk Milleti’nin karşısında konuşlandılar. Oysa meselenin insani-siyasi boyutu bir yana, Erdoğan, tıpkı Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk gibi “suç ve suçluyu övme” suçu işlemişti. “Sayın” da bölücülerin yanında saf tutanları geçip, böyle konuştuğunu zımnen kabul eden Erdoğan’ın savunmasına bakalım. Kendisinin, teröristbaşına nasıl bir yaklaşım içinde olacağını milletin çok iyi bildiğini belirtip, “Nasıl teröristbaşıyla aynı çizgiye gelirim?” diye soruyor. Daha önce bu sütunda, nasıl aynı çizgide olduğunu yazmıştık, özetleyelim: -İkisi de, bölücü teröre “Kürt sorunu” diyor. Çözümü “demokratik cumhuriyet” te arıyor. “Türk Milleti” yerine “Türkiyelilik”, “Türk” kimliği yerine “T.C. vatandaşlığı” nı koyuyor. -İkisi de, bir millet yerine “etnik gruplardan” söz ediyor. -İkisi de, özerkliği öngören 1921 Anayasasını özlüyor. -İkisi de “Kürt sorununa IRA, ETA modeli çözüm” istiyor. -İkisi de, “Türkiye Türklerindir” denmesini “ahlaksızlık” sayıyor. Her fırsatta tekrarlanan bu görüşler tesadüf olabilir mi? 20 yıldır sadece bu konuda hiç değişmemenin anlamı yok mu? Daha geçen yıl, teröristbaşının İmralı’dan PKK’yı yönetmesini “demokrasi” sayıp, “Öcalan’a özgürlük” pankartlarının suç olup olmadığını söyleyemeyen kimdi? Peki bu hafta, Grup toplantısı ve Nevruz töreni konuşmalarındaki derin şifreleri ne yapacağız? Birilerini, “sorumluluğunun gereği olarak basiretli, dikkatli olmaya” davet edip, “Şiddetin, kinin, nefretin dilini terk edip, sevgi ve barışın diliyle konuşma, farklılıkların altını çizme” denbahsederken, adeta örgütün cümleleriyle DTP-PKK’ya hitap etmiyor muydu? Dahası, “kardeşlik” kavramından hareketle, “Biz, birine kardeş dediysek, onu sahiden kardeş bildiğimiz içindir... Biz, kardeşliği birbirimize bir paye olarak vermedik... 73 milyonluk büyük bir milletiz. Bizim inancımızda kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Evet, birileri kardeşliği kendilerinin lütfettiği bir paye gibi kullanabilir. Ama biz, kardeşlik, vatandaşlık derken hukuki tanımları da aşan bir derinlikle kardeşliğimizi sonuna kadar sahipleniyoruz” demesi, yine ülkemizde birden çok millet bulunduğunun iması değil miydi? Ve, “Bu ülkede bir tek kardeşimizin, bir tek vatandaşımızın, bir tek evladımızın yanlış ve hukuk dışı bir yola sapması bizim yüreğimizi yaralar” sözleriyle, terörist ve bölücülere “kardeşlik” payesi verip, “şefkat” göstermiş olmadı mı? Ahmet Türk ve şurekası da, Nevruz boyunca Erdoğan gibi, “Türkiye’de kardeşleşmeyi hedef aldıklarından, barıştan” dem vurmadı mı? Ya Leyla Zana?.. Talabani’nin temsilcisi Galali’nin iddiasına göre, “Ankara’dakilerin talebi üzerine PKK ile ateşkes için arabuluculuk” yapan, Erdoğan-Gül ikilisinin görüşmeye can attığı Barzani ve Talabani’yi “Amca”, Erdoğan’ın “Sayın” dediği teröristbaşını da “rehber ve başkanları” ilan etmedi mi? Bir başka DTP-PKK’lı Orhan Doğan hızını alamayıp, bazı güçlerin çatışmaları yeniden başlatıp, Erdoğan’ın köşke çıkmasını engellemek istediğini öne sürüp, “Ne Kürtler, ne de PKK bu oyuna gelmeyecek” demedi mi? Muhabbete ve kefalete bakın!.. Şayet tüm bunlara, “tesadüf veya Erdoğan’ın önünü kesme amaçlı spekülasyon” diyenler varsa, 2. cumhuriyetin ideologu ve küresel liberalist olarak bilinen, devletle mahkemelik, teröristbaşı ile mandacıların akıl hocası Prof. Mustafa Erdoğan’ın Türkiye’yi temsil etmek üzere AİHM’ye aday gösterilmesi üzerinde iyice düşünsünler. İnşallah gördüğümüz, göreceğimiz rezaletler bu kadardır. Dua edelim, Erdoğan’ın “arka kapı” diplomatları, bir de PKK’ya el atıp, T.C. Devleti’ni töhmet altında bırakacak “özel operasyonlara” girişmemiş olsun!..
- TÜRKİYE, GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASI’NIN YÜRÜRLÜĞE GİRDİĞİ 1 OCAK 1996’DAN BU YANA TOPLAM 279,8 MİLYAR DOLAR DIŞ TİCARET AÇIĞI VERDİ.
- 11 YILLIK DIŞ TİCARET AÇIĞI, CUMHURİYET TARİHİ BOYUNCA VERİLEN AÇIĞIN YÜZDE 70,1’İNİ OLUŞTURDU.
- TÜRKİYE’NİN AB ÜLKELERİYLE YAPTIĞI TİCARETTE 11 YILDA VERDİĞİ AÇIK 100 MİLYAR DOLARI BULDU.
vatanhaber.net-- AYGÜN: “ DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ŞENER, GÜMRÜK BİRLİĞİ’Nİ GÖZDEN GEÇİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ SÖYLÜYOR, SAYIN BAKAN SAMİMİ İSE GEREĞİNİ BİR AN ÖNCE YAPSIN”
-“BAKAN FERYADIMIZI 11 YIL SONRA DUYDU”
- “GÜMRÜK BİRLİĞİ, HASSAS SEKTÖRLERİ KORUYAN SERBEST TİCARET ANLAŞMASINA DÖNÜŞTÜRÜLSÜN”
Türkiye’nin davulla zurnayla karşıladığı, AB’nin kapısından girişin ilk adımı olarak nitelendirdiği Gümrük Birliği, Türkiye’ye yarardan çok zarar getirdi. Türkiye, 1 Ocak 1996’dan 2006 yılı sonuna kadar toplam 279,8 milyar dolar dış ticaret açığı verdi. Bu rakam, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde verilen toplam dış ticaret açığının yüzde 70,1’inioluşturdu. Sözkonusu 11 yıllık dönemde Türkiye’nin AB ülkeleriyle yaptığı ticarette verdiği açık da 99,8 milyar dolara ulaştı.
Ankara Ticaret Odası (ATO), Dış Ticaret Müsteşarlığı, Gümrük Genel Müdürlüğü ve TÜİK verileri ile AB’nin (http://ec.europa.eu) adresli resmi sitesinden yararlanarak, Gümrük Birliği’nin Türkiye’ye etkilerini incelediği “Gümrük Kamburu” isimli bir rapor hazırladı. ATO’nun raporuna göre, Türkiye, büyük ümitlerle girdiği Gümrük Birliği’nden umduğunu bulamadı.
- 83 YILLIK DIŞ TİCARET AÇISININ ÜÇTE İKİSİ 11 YILDA -
Türkiye, kurulduğu 1923 yılından 2006 yılı sonuna kadar geçen 84 yıllık dönemde toplam 398,6 milyar dolar dış ticaret açığı verirken, bunun 279.8 milyar doları Gümrük Birliği Anlaşması’nın yürürlükte olduğu son 11 yılda gerçekleşti. Son 11 yıllık dönemde verilen dış ticaret açığı, cumhuriyet tarihi boyunca verilen açığın yüzde 70,1’ini oluşturdu. Türkiye’nin dış ticaret açığının yüzde 29,9’u ise Gümrük Birliği öncesi 73 yılda verildi verdi.
Türkiye, çoğu Atatürk döneminde olmak üzere, 84 yılın 16 yılında da dış ticaretini fazla vererek kapattı. Bu yılların toplam dış ticaret fazlası rakamı 418 milyon dolar oldu.
- AB İLE TİCARETTE DE AÇIK -
Türkiye 6 Mart 1995’te imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği 1 Ocak 1996’dan 2006 yılısonuna kadar AB ülkelerine 248,2 milyar dolar ihracat yaparken, 348 milyar dolar ithalat gerçekleştirdi. Bir başka ifadeyle, Türkiye son 11 yılda AB ile ticaretinde 99,8 milyar dolarlık açık verdi. Bu açık bize iflas ve işsizlik, AB ülkelerine ise istihdam ve refah olarak yansıdı.
Türkiye, 2006 yılında AB’den 53,9 milyar dolarlık ithalat, AB’ye 43,9 milyar dolarlık ihracat yaptı. Söz konusu dönemde toplam 10 milyar dolar dış ticaret açığı oluştu.
- GB’DEN ÖNCE, GB’DEN SONRA… -
Türkiye’nin Gümrük Birliği öncesindeki 1985-1995 yıllarını kapsayan 11 yıllık döneminde, toplam dış ticaret açığı 76,1 milyar dolar iken, AB ile yaptığı ticaretteki açık sadece 28 milyar dolar oldu. Gümrük Birliği sonrasındaki 1996-2006 yıllarını kapasayan 11 yıllık dönemde de toplam dış ticaret açığı 279.8 milyar dolar, AB ile dış ticaret açığı 99.8 milyar dolar oldu.
Gümrük Birliği sonrasındaki 11 yıllık dönemde önceki 11 yıllık döneme göre Türkiye’nin toplam dış ticaret açığı yüzde 267,6, AB ülkelerinden kaynaklanan dış ticaret açığının ise yüzde 256,4 arttığı görüldü.
1985-1995 yıllarını kapsayan 11 yıllık dönemde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 65,6 iken, Gümrük Birliği’nden sonraki 11 yıllık dönemde bu oran yüzde 62,5’e geriledi.
- SADE VATANDAŞA YASAK, SANAYİCİYE İŞKENCE -
1971 tarihli Katma Protokol uyarınca, Türk vatandaşlarının serbest dolaşımının en geç 1986 yılında uygulanması gerekirken, Türk işgücünün AB’ye girişine sonsuza kadar kısıtlama konuldu. Yine AB’nin sanayi ürünlerine sağlaması gereken serbest dolaşım da, söz konusu sanayi ürünlerini satacak olan işadamlarına vizesiz seyahat hakkı verilmemesi nedeniyle hayata geçirilemiyor. AB’ye seyahat etmek isteyen işadamları vize almak istediğinde, talep edilen belgeler ve öne sürülen şartlar nedeniyle adeta işkence çekiyor.
- TEKSTİLDE TEHLİKE ÇANLARI -
Gümrük Birliği’nin yol açtığı bir başka tehlike de tekstil sektöründe kendini gösteriyor. Dünya Ticaret Örgütü kapsamında 140’tan fazla ülkenin imzaladığı “Çok Taraflı Tekstil ve Giyim Eşyası Sözleşmesi” Türkiye’ye ek faturalar getiriyor. Sözleşmeyle 2005 yılında tekstil kotaları kalkarken, Türkiye, Gümrük Birliği’ne dahil olduğu için gelişmiş ülke kabul edilerek, az gelişmiş ve gelişmekte olan üçüncü ülkelere en yüksek gümrük indirimini uygulamak zorunda kaldı. Gümrük duvarlarını AB üyesi gelişmiş ülkeler kadar indirmek zorunda kalan Türkiye, 2 yıldan beri Çin gibi, tekstil ihracat atağına kalkan ülkelere karşı kendi sektörünü korumakta büyük sorunlar yaşıyor.
- TÜRKİYE VERGİ GELİRİNDEN MAHRUM KALIYOR -
Türkiye, Gümrük Birliği Anlaşması uyarınca, üçüncü ülkelere karşı Ortak Gümrük Tarifelerini uygulamakla mükellef. Bu bağımlılık nedeniyle, Türkiye, AB’nin üçüncü ülkelere uyguladığı gümrük vergilerini aynı şartlarda uygulamak zorunda kalıyor ve kendi ticaret ve gümrük politikalarını uygulayamıyor. AB’nin kurallarıyla yaptığı ticarette gümrük vergisi ve gümrük vergisine eşdeğer vergilerden de mahrum kalıyor.
- SERBEST TİCARET ANLAŞMALARI -
Gümrük Birliği ile göbekten AB’ye bağlanan Türkiye, Ortak Gümrük Tarifesi konusunda AB’nin kurallarına uyarak, gümrük duvarlarını indirmek zorunda kalırken, AB’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarından yararlanamıyor, söz konusu ülkelerle yeniden serbest ticaret anlaşması imzalaması gerekiyor. Tabii karşı taraf razı olursa…
Türkiye’nin halen, İsviçre, Norveç, Lihtenştayn, İzlanda’dan oluşan EFTA ülkeleri, İsrail, Makedonya, Hırvatistan, Bosna ve Hersek, Filistin, Tunus ve Fas’la serbest ticaret anlaşması bulunuyor. Türkiye’nin Mısır ve Suriye ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları da 1 Ocak 2007’de yürürlüğe girdi. Arnavutluk’la ise 22 Aralık 2006 tarihinde serbest ticaret anlaşması imzalandı.
AB’nin Serbest Ticaret Anlaşması imzaladığı ülkeler ise şunlar: EFTA (İsviçre, Norveç, Lihtenştayn, İzlanda), Mekedonya, Hırvatistan, Filistin, Tunus, Fas, İsrail, Ürdün, Lübnan, Mısır, Cezayir, Meksika, Şili, Güney Afrika Gümrük Birliği (Güney Afrika, Botswana, Angola, Lesotpo, Namibya, Swaziland) Bolivya, Kolombiya, Ekvator, Peru, Venezuella’dan oluşan ANDEAN Topluluğu ve Kosta Rika, El Salvador, Guatemala, Honduras, Nikaragua ve Panama’dan oluşan Orta Amerika ülkeleri ile de serbest ticaret anlaşması imzalanması karara bağlanmış durumda. Sırbistan, Karadağ, Bosna ve Hersek, Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay ve Güney Akdeniz ile Afrika, Karayipler ve Pasifik’te bulunan ve AKP ülkeleri olarak adlandırılan 77 ülke ile de müzakereler devam ediyor.
- 63. MADDE
Gümrük Birliği Anlaşması’nın 63. maddesi, Katma Protokolün 60. maddesinde öngörülen korunma önlemlerinin geçerliliğini koruduğuna işaret ediyor. 1970 tarihli Katma Protokolün 60. maddesinde “Türk ekonomisinin bir faaliyet sektörünü veya dış mali istikrarını tehlikeye düşürecek ciddi bozukluklar ortaya çıkar veya Türkiye’nin bir bölgesinin ekonomik durumunun bozulması şeklinde güçlükler belirirse, Türkiye gerekli korunma tedbirlerini alabilir. Bu tedbirler ve bunların uygulama usulleri Ortaklık Konseyi’ne gecikmeksizin bildirilir” hükmü yer alıyor. Türkiye, bu maddeye dayanarak, Gümrük Birliği’nden kaynaklanan zararını telafi edebilecek hakka sahip. AB bu hakkı Türkiye’ye karşı iki kez (1973’te kota koyarak ve 1986’da işgücü dolaşımını rafa kaldırarak) kullandı.
- ATO BAŞKANI AYGÜN -
ATO Başkanı Sinan Aygün, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in Gümrük Birliği’nin gözden geçirilmesi gerektiğine ilişkin sözlerini hatırlatarak, “Biz Gümrük Birliği’nin Türkiye ekonomisine yaptığı zararı 5-6 yıldır sürekli dile getiriyoruz. Biz söylediğimizde hükümet dahil herkes masadan kaçıyordu. Sayın Bakan feryadımızı 11 yıl sonra duydu. Sayın Şener samimi ise gereğini bir an önce yapsın. Gümrük Birliği hükümetin öncelikli konusu olarak ele alınsın” dedi.
Aygün, Yunanistan’ın AB’ye 1981’de girdiği halde Gümrük Birliği’ne 1986’da girdiğini, İspanya ve Portekiz’in de 1986’da tam üye olduğu halde Gümrük Birliği’ne 7 yıl sonra yani 1993’te girdiğini hatırlattı. Aygün, “Türkiye AB adayı olacağı bile garanti değilken Gümrük Birliği’ne girerek, AB üyeliği defterini kendi eliyle kapattı, özel statü yolunu açtı. ” dedi.
Gümrük Birliği’nin Türkiye ekonomisine yarardan çok zarar getirdiğini belirten Aygün, Türkiye’nin AB ile son 11 yıllık ticaretinde toplam 99,8 milyar dolar açık verdiğini hatırlattı. Bu nedenle Gümrük Birliği’nin ucunun açık bırakılmaması gerektiğini dile getiren Aygün, “11 yıldır Türkiye Gümrük Birliği nedeniyle zarara uğruyor, üyelik tarihini beklersek en az 8 yıl daha zarar göreceğiz” dedi.
Türkiye’nin Gümrük Birliği anlaşması nedeniyle Avrupa Birliği’nin üçüncü ülkelere uyguladığı Ortak Gümrük Tarifesini uygulamak zorunda olduğunu hatırlatan Aygün, şunları söyledi:
“Gümrük Birliği yüzünden üçüncü ülkelere karşı kendi bağımsız tarifemizi uygulamaktan vazgeçmek zorunda kaldık. Bunun yerine AB’nin Ortak Gümrük Tarifesi’ni uyguluyoruz. Henüz karar mekanizmasında yer almadığımız AB’nin ortak dış ticaret politikalarına uyarak dış ticaret konusundaki hakimiyetimizi Avrupa’ya teslim etmiş durumundayız. Gümrük Birliği şartları gözden geçirilmeli ve Türkiye Gümrük Birliği hassas sektörleri koruyan Serbest Ticaret Anlaşması’na dönüştürülmelidir.”
TÜRKİYE- AB DIŞ TİCARETİ (1.1.1996-31.12.2006)(Milyar Dolar)
YILLAR
İHRACAT
İTHALAT
DIŞ TİCARET AÇIĞI
1996
12,1
23,5
-11,4
1997
12,9
25,3
-12,4
1998
14,1
24,6
-10,5
1999
14,9
21,8
-6,9
2000
15,1
27,4
-12,3
2001
16,9
18,9
-2
2002
19,5
24,5
-5
2003
25,9
33,5
-7,6
2004
34,5
45,4
-10,9
2005
38,4
49,2
-10,8
2006
43,9
53,9
-10,0
TOPLAM
248,2
348
-98,8
GÜMRÜK BİRLİĞİ VE TÜRKİYE’NİN DIŞ TİCARETİ (Milyar Dolar)
DYP Genel Başkan Yardımcısı Nüzhet Kandemir’den, KKTC’de yaşanan askersivil gerginliğiyle ilgili şok açıklama.
Emekli Büyükelçi Kandemir, “CTP kongresinde İstiklal Marşı’nı Mehmet Ali Talat çaldırtmadı” dedi.
DYP Genel Başkan Yardımcısı Nüzhet Kandemir, “Bugün gelinen noktada KKTC’de neler kaybettiğimiz daha iyi görülüyor” dedi
DYP’den, KKTC’de yaşanan asker-sivil gerginliğinde “CTP kongresinde İstiklal Marşını Mehmet Ali Talat çaldırmadı” iddiası geldi. Partinin deneyimli isimlerinden emekli büyükelçi Nüzhet Kandemir, Kıbrıs’ta yaşanan krize ilişkin yaptığı değerlendirmede “‘Çözümsüzlük çözüm değildir’ sloganı ile ‘bir adım öne’ fırlayarak umut ticareti başlatanların, dört buçuk yıl sonra, bugün gelinen noktada, KKTC’nin ve Türkiye’nin, ulusal davamız bağlamında, neler kazanıp neleri kaybettiğinin hesabını milletimize vermek zorundadırlar” dedi. Kandemir, sözlerini “Ancak, onlar, bu hesabı vermek şöyle dursun, yanlış propagandalarını sürdürerek, bu kez de başkalarının istediği şekilde hareketle, Ada’da bunca yıldır kan dökülmesini durdurarak barış ve istikrarı sağlamış olan Silahlı Kuvvetlerimizle halkımız arasında nifak tohumları ekmenin peşindedir” diye sürdürdü. Kandemir, şöyle devam etti: AKP’ye eleştiri AKP’yi de eleştiren Kandemir, “Muhtemeldir ki, vatanı uğruna ömrünü vakfetmiş Rauf Denktaş’ı bir kenara iterek KKTC’de oldu-bittiler yaratan ve Mehmet Ali Talat Hükümetini iş başına getirenler bu durumlardan memnuniyet bile duymuştur” dedi.
AB’den Rum’a petrol desteği Türkiye-AB Ortaklık Komitesi toplantısına Rum Yönetiminin petrol arama girişimleri ve “Eurocontrol krizi” damgasını vurdu. Rum Yönet
Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi Selanik'in yerlilerindendir; önceleri gümrük memurluğu yapmış, daha sonra kereste ticaretiyle iştigal etmiştir. Annesi Zübeyde Hanım, Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasındandır ve eski bir Türk ailesine mensuptur. Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek anne gerekse babasının soyu, Rumeli'nin fethinden sonra bu topraklara Anadolu'dan göç eden Yörük veya Türkmenlerden gelmektedir. 1870'de evlenen Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım'ın altı çocukları olmuştur. Mustafa ailenin dördüncü çocuğudur; Fatma, Ahmet, Ömer ve Naciye adlı kardeşleri küçük yaşlarda salgın hastalıklar nedeniyle vefat etmişlerdir. 1893 yılında Ali Rıza Efendi'nin ölümünün ardından Mustafa'nın yetiştirilmesini Zübeyde Hanım tek başına üstlenmiştir.
Mustafa Kemal ilk öğrenimine Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde başladı; ancak daha sonra çağdaş bir eğitim programı uygulayan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokul eğitimini bu okulda tamamladı. Ne var ki babasının 12 yaşındayken vefat etmesi, eğitim hayatına kısa bir süre ara vermesine neden oldu. Zira Zübeyde Hanım, onu da yanına alarak, subaşı olan kardeşi Hüseyin Efendi'nin görev yaptığı Selanik yakınlarındaki Rapla Çiftliği'ne yerleşti. Dolayısıyla Mustafa Kemal'in öğrenimi çiftlik hayatı nedeniyle bir müddet aksadı. Bir müddet sonra Selanik'te ikamet eden halasının yanına taşındı ve öğrenimini sürdürdü.
Annesi Zübeyde Hanım ve babası Ali Rıza efendi
Öğrenim Hayatı
Mustafa Kemal İstanbul'da Harp Okulu öğrencisiyken (1899-1902)
Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'nden mezun olduktan sonra Selanik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti. 1894 yılının Temmuz-Ağustos aylarında kendi kararı ile Askeri Rüştiye'ye başladı. Okul döneminde Selanik'te, yaz aylarında ise çiftliğe giderek dayısı Hüseyin Efendi'nin yanında kalıyordu. Öğretmenleri Mustafa Kemal'in zeki ve yetenekli bir genç olduğunu hemen fark ettiler ve ona büyük bir sevgi ve ilgi gösterdiler.
Genç Mustafa'nın, "Kemal" ismini alması ise, adı geçen okulda gerçekleşti. Matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi, yetenekleri ve zekası ile dikkat çeken Mustafa'yı sınıftaki diğer Mustafalardan ayırt etmek için, öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ekledi. Böylece genç öğrenci tüm dünyanın tanıdığı yeni ismiyle anılmaya başlandı: Mustafa Kemal.
Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896'da Manastır Askeri İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ve Ali Fethi (Okyar) ile arkadaş oldu. Mustafa Kemal, hem askerlik eğitimine devam ediyor hem de Fransızca dersleri alarak yabancı dil eğitimine büyük önem veriyordu.
Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ni başarı ile bitirerek, 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. Üç yılda Harbiye öğrenimini tamamlayıp 10 Şubat 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisinde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen oldu. 11 Ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu.
Burada şu gerçeğin üzerinde özellikle durmak gerekir: Mustafa Kemal söz konusu okullarda üstün kişiliği ve seciyesiyle herkesin sevgisini, saygısını kazanmıştır. Harbiye ve Harp Akademisi'nde okuduğu sırada, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu durumla yakından ilgilenmiş ve ülkenin zorlukların üstesinden gelebilmesi için çözüm önerileri üretmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ali menfaatleri açısından bir an önce yapılması gerektiğine inandığı düzenlemeleri büyük bir içtenlikle savunmuştur. Dahası, görüş ve düşüncelerini her ortamda dile getirmekten çekinmemiştir. 5 Şubat 1905 tarihinde Şam'a atanması ise, askeri hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
Askerlik Hayatı
Subay arkadaşları ile birlikte (Beyrut, 15 Temmuz 1907)
Şam'da yer alan 5. Ordu'daki görevi, Mustafa Kemal'e İmparatorluk sınırları içindeki aksaklıkları, hem devlet yönetimindeki hem de ordudaki hata ve eksiklikleri daha yakından görmesini sağladı. Bu zor durumdan kurtuluş ve çıkış yolları aramaya başladı. 1906 yılının Ekim Ayı'nda bazı arkadaşlarıyla gizli olarak Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu; cemiyetin Beyrut, Yafa ve Kudüs'te örgütlenmesini gerçekleştirdi. Daha sonra Selanik'e giderek, burada Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü.
Mustafa Kemal 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası, yani günümüzdeki adıyla kıdemli yüzbaşı oldu. 13 Ekim'de ise merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargahı'na atandı ve bu ordunun Selanik'teki bölümünde göreve başladı. Ayrıca 22 Haziran 1908'de, 3. Ordu Karargahı'ndaki görevine ek olarak Üsküp-Selanik demiryolu müfettişliği de kendisine verildi.
Mustafa Kemal o günlerde Rumeli'de önemli bir faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Bu cemiyetin o sıradaki başlıca hedefleri, 1876 Anayasası'nın tekrar yürürlüğe konmasını ve kapalı durumdaki Meclis-i Mebusan'ın yeniden toplanmasını sağlamaktı. Nitekim Sultan Abdülhamit'in onayıyla 23 Temmuz 1908 tarihinde ilan edilen II. Meşrutiyet'te İttihat ve Terakki büyük bir rol oynadı.
Hareket Ordusu subayları ile birlikte (Selanik, 1909)
Kişiliğinde tamamen özgürlükçü bir yapıya sahip olan Mustafa Kemal, Meşrutiyet'in ilanını olumlu, ancak yetersiz bir gelişme olarak değerlendiriyordu. Hürriyetin tam anlamıyla gelmesiyle ülkenin daha hızlı ilerleyeceği ve kalkınacağını savunuyor, yönetimin gerçek sahiplerine, yani millete verilmesini istiyordu. İşte bu noktada onun, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile önemli bir fikir ayrılığı ortaya çıktı. Çünkü İttihat ve Terakki Cemiyeti II. Meşrutiyet'in ilanını yeterli buluyor, Mustafa Kemal'in inkılapçı düşüncelerini kabul etmek istemiyordu. Bu şartlarda bile O, cemiyete gerekli uyarıları yapmaktan çekinmedi.
13 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'da, 31 Mart Vakası olarak bilinen büyük bir ayaklanma patlak verdi. Mustafa Kemal, işte bu olumsuz gelişme üzerine Rumeli'de kurulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu orduyla birlikte 19 Nisan 1909'da İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelişinin ardından yapılan açıklamayı kaleme aldı ve söz konusu isyanın bastırılmasında etkili oldu. Ordunun kontrolü tamamen ele geçirmesinden sonra Sultan Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine Sultan Reşat geçirildi. Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1909'da tekrar Selanik'teki görevinin başına geri döndü.
Pikardi (Picardie) Manevraları'nda (Fransa, 1910)
Mustafa Kemal'in Selanik'e dönüşü İttihat Terakki Cemiyeti ile olan görüş ayrılığını daha da ön plana çıkarır. 22 Eylül 1909'da İttihat Terakki Kongresi'nde ordunun siyasete karışması ve bunun doğuracağı muhtemel olumsuz sonuçlar üzerine bir konuşma yapar. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin izlediği siyasetin yanlış olduğuna ve ülke yararına olmadığına kanaat getirir. Tüm vaktini ordudaki görevine ayırır.
Mustafa Kemal Selanik'teki görevini sürdürdüğü dönemde, Eylül 1910'da gözlemci sıfatıyla Fransa'daki Pikardi Manevraları'na gönderildi. Daha önce önemini fark ederek aldığı Fransızca eğitimi kendisine büyük kolaylık sağlamıştı. 1911'in Mart ayında ise, Arnavutluk'ta çıkan isyanı bastırmak üzere oluşturulan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın komutasındaki birlikte yer aldı. 3. Ordu Karargahı'nın ardından sırasıyla 5. Kolordu Karargahı ve 38. Piyade Alayı'nda görev aldı. Aslında bu görevler ile bazı çevreler Onu yıpratmak, şevk ve heyecanını kırmak istiyorlardı. Diğer bir deyişle, hedeflenen, Mustafa Kemal'in yükselmesini engellemekti. Fakat O, bütün görevlerinde olduğu gibi, burada da başarılı oldu; çalışma arkadaşlarının ve kumandanlarının takdirlerini topladı.
Kızılay Heyeti ile birlikte (Derne, 1912)
Vatan sathında yapmış olduğu görevler Mustafa Kemal'in yenilikçi ve inkılapçı düşüncelerini olgunlaştırmış ve etrafında birçok genç subayın toplanmasını sağlamıştı. Fakat bu yeni yapılanma Osmanlı Devleti'nin kimi kesimleri tarafından tehlikeli görülüyordu. Nitekim onun, 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da bulunan Genelkurmay Başkanlığına tayin edilmesi, bu çarpık bakış açısının bir sonucu oldu. 1908 Meşrutiyeti'nden sonra bazı Osmanlı birliklerinin buradan ayrılması ve askeri gücün zayıflamasını fırsat bilen İtalyanlar, 1911'in son aylarında Trablusgarp'a saldırdılar. Mustafa Kemal bu gelişmenin ardından Tobruk ve Derne Bölgeleri'nde gönüllü mahalli kuvvetlerin başına, sonra Derne Komutanlığına atandı. 27 Kasım 1911 tarihinde Binbaşılığa terfi etmesi de söz konusu dönem içinde gerçekleşti.
Mustafa Kemal'in önderliğindeki Türk birliklerinin ve yerli halkın kahramanca karşı koyması nedeniyle İtalyanlar ancak kıyıda tutunabilmişlerdi. Fakat bu sırada Balkanlar'da başlayan karışıklık nedeniyle buradaki mücadele sona erdi ve 15 Ekim 1912 tarihinde Uşi Barışı imzalandı. Bunun sonucunda Osmanlı Devleti Afrika'daki son topraklarını da kaybetmiş oldu.
Bedevi Kuvvetleri ile birlikte (Derne, 1912)
1912 yılının Ekim ayında Balkan Harbi'nin başlaması üzerine Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan ayrılarak İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefid (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu sırada Selanik düşmüş, Bulgar Ordusu Babaeski-Lüleburgaz Savaşı'nı kazanarak Çatalca'ya kadar gelmişti. Osmanlı adeta Avrupa'dan itilip Asya'ya sürülmek isteniyordu. İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı Hükümeti, 30 Mayıs 1913'de Midye-Enez hattını kabul etmek zorunda kalmıştı. Osmanlı mirasını paylaşmada anlaşamayan Balkanlılar Bulgaristan'a karşı savaşa tutuşmuşlardı. Bu sırada Türk Ordusu hemen harekete geçti. Mustafa Kemal ise Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi; Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınmasında oldukça emeği geçti.
Balkan Harbi'nin neticelenmesinden sonra 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı; aynı zamanda Belgrad ve Çetine Askeri Ataşeliği görevini de üstlendi. 1915 yılının Ocak ayına kadar süren bu görevi sırasında yarbaylığa terfi etti.
Solda Derne Komutanı Kurmay Yüzbaşı (1912) Sağda askeri ateşe iken yapılan kostümlü baloda (Sofya, 1914)
I. Dünya Savaşı'nda Atatürk
Mustafa Kemal'in Sofya'da yarbay olarak bulunduğu dönem, aslında I. Dünya Savaşı'nın arifesiydi. Mustafa Kemal, gelişen olayları dikkatle gözlemliyor ve Osmanlı İmparatorluğu'nun izlemesi gereken stratejiyi Harbiye Nezareti'ne (Milli Savunma Bakanlığına) özenle bildiriyordu. Onun yakında patlak vermesi kuvvetle muhtemel kanlı savaş hakkındaki düşünceleri açıktı: "Katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı." Çünkü Atatürk ileriyi görebilme özelliği ile Osmanlı'nın bu savaşı kaldıramayacağını anlamıştı.
Yavuz Zırhlısı
Midilli Zırhlısı
Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemdeki yöneticileri, Mustafa Kemal'in değerli görüşlerini göz önüne alacak kadar anlayışlı değillerdi. Bu kişiler arasında Alman taraftarlığı "moda" haline gelmişti. Oldu-bittilerin birbirini izlediği bu dönemde İngiltere ve Rusya'ya savaş açan Almanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun kendi yanlarında savaşa girmesini istiyorlardı. Bu sırada iki Alman savaş gemisi Karadeniz'e çıkarak Rusya'nın Sivastopol, Odesa ve bazı Rus limanlarına saldırdı. Enver Paşa ve Almanların ortak geliştirdikleri senaryo "başarıyla" uygulanıyordu. Atatürk'ün itirazlarına rağmen olaylar çok hızlı bir şekilde gelişti ve 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devleti İttifak Devletleri'nin yanında savaşa girdi.
Liman von Sanders
Mustafa Kemal 20 Ocak 1915'de, Tekirdağ'da kurulacak olan 19. Tümen Komutanlığına tayin edildi. O da vakit kaybetmeden yeni görev yerine ulaşarak tümenini kurdu. Bu tümen, daha sonra 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos'a (Eceabat) kaydırıldı. Ayrıca 9. Tümen'in 2. Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verildi. Atatürk böylece büyük savaşın başında Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak hizmet etmeye başladı.
İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye çalıştı; ama kıyıdaki Türk topçusunun etkili savunması sayesinde başarılı olamadı ve ağır kayıplar verdi. Düşman birlikleri Çanakkale Boğazı'nı geçemeyince taktik değiştirdiler ve Gelibolu Yarımadası'na çıkarma yapmaya karar verdiler. Bu sırada Gelibolu'da, Alman Generali Otto Liman von Sanders'in komutanlığında 5. Ordu oluşturuldu. Mustafa Kemal ise, General von Sanders'in savunma planı çerçevesinde, tümeniyle birlikte 18 Nisan 1915 günü Bigalı'ya geçti.
Çanakkale Deniz Savaşı'nı anlatan bir tablo (Tahsin Bey)
Çanakkale Geçilmez!
18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşları'nda 215 okkalık (275 kg) top mermisini sırtında taşıyan er Seyit.
Düşman birlikleri Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinde ilk çıkarma hareketini başlattıklarında tarih, 25 Nisan 1915'i gösteriyordu. Ancak Mustafa Kemal'in komutasındaki vatansever kahraman askerlerin karşılarına çıkacaklarını bilmiyorlardı. Daha doğrusu ne ile karşı karşıya geleceklerini tam olarak hesap etmemişlerdi. Mustafa Kemal, çıkarma başlar başlamaz kuvvetlerini Bigalı'dan Conkbayırı'na sevk etti. Karaya çıkan İngiliz kuvvetlerine karşı Mustafa Kemal'in önderliğindeki 19. Tümen kuvvetleri kahramanca mücadele ettiler ve onları geri püskürttüler. Elbette bu zafer, Mustafa Kemal'in üstün liderlik ve yöneticilik özelliklerinin de açık bir göstergesidir. Büyük Komutan, ordusunu gerçekleşeceğine kesin olarak inandığı zafer için yüreklendirmiş ve onlara şu emri vermişti:
"Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"
Verdikleri ağır kayıplara rağmen, düşman kuvvetleri kolay kolay pes etmemekte kararlıydı. 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de İngilizlerin çıkarma girişimlerine sahne oldu. Ancak bunlar kahraman Türk askerinin başarılı savunmasıyla durduruldu. Çanakkale Cephesi'nde elde edilen zaferler sonucunda, Mustafa Kemal 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.
Düşman kuvvetleri Ağustos ayının başında daha da güçlü olarak saldırıya başladılar. Mustafa Kemal'in yönlendirdiği Türk askerinin kahramanca müdafaası neticesinde bu taarruz da durduruldu. Ancak İngilizler, 6 Ağustos akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına asker çıkarmaya başladılar. Böylece Anafartalar Bölgesi'nde tehlikeli bir durum oluştu.
Anafartalar Grubu Komutanı iken muharebe arkadaşları ile
Söz konusu durumu iyi analiz eden Liman von Sanders, yerinde bir müdahalede bulunarak Anafartalar Grubu Komutanlığına Albay Mustafa Kemal'i atadı. Komutayı derhal ele alan Mustafa Kemal ve yiğit askerleri ilerleyen İngiliz kuvvetlerinin üzerine atıldılar ve düşmanları durdurdular. Askerimizin kahramanca çarpışmaları sonucunda Anafartalar kısa sürede düşman askerinden arındırıldı.
Bu muharebeler sırasında askerleriyle yan yana ateş hattında bulunan Mustafa Kemal'e isabet eden bir mermi cebindeki saate çarpmış; bu sayede büyük komutan ölümle sonuçlanabilecek bir tehlikeden kurtulmuştur. Bundan sonra O, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılmaya başlanmıştır. Başarıları ve cesareti, ününün her yerde duyulmasını sağlamıştır.
Sonuç olarak, Çanakkale'yi geçemeyen ve umduklarını bulamayan düşman kuvvetleri 1915 yılının sonunda geri çekildiler. Bu zafer, İstanbul'un düşmanlar tarafından işgal edilme tehlikesini ve İngilizlerin Boğazlar kanalıyla Rusya ile bağlantı kurma imkanını ortadan kaldırmıştır. Burada üzerinde durulması gereken bir nokta ise, düşmanların asker sayısı, silah, cephane ve teknoloji bakımından Türklerden daha üstün olmalarıdır. İşte bu gerçek dikkate alındığında, Çanakkale'de yazılan destanın arkasında Türk askerinin olağanüstü kahramanlığı ve Mustafa Kemal'in örnek komutanlığının bulunduğu daha iyi anlaşılır.
Çanakkale'de savaşan 3. Kolordu erkanı
Çeşitli Cephelerde
Mareşal Fevzi Çakmak
Mustafa Kemal, 10 Aralık 1915 tarihinde Çanakkale'deki görevini Fevzi Çakmak'a devrederek İstanbul'a gitti. 27 Ocak 1916'da Edirne'deki 16. Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa bir süre sonra Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesi'nde görevlendirildi. 1 Nisan 1916 ise, Mustafa Kemal'in genç yaşta General olduğu tarihtir.
1916 yılı, Mustafa Kemal ve komutasındaki askerlerin Ruslarla göğüs göğüse çarpıştığı bir dönemdir. Bu zaman zarfında Muş ve Bitlis, Rus kuvvetlerinin işgalinden kurtarılmıştır.
Vekaleten yürüttüğü 2. Ordu Komutanlığı sırasında Mustafa Kemal, bu ordunun Kurmay Başkanı olan Albay İsmet İnönü ile tanışır. Böylelikle ileride kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini atan iki büyük devlet adamı ilk defa biraraya gelmiş olurlar.
Anafartalar'da askerlerle beraber
Mustafa Kemal 14 Şubat 1917'de Hicaz Ordu Komutanlığına atandı ve Sina Cephesi'ni teftiş etti. 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'daki 2. Ordu'ya vekaleten komutan olarak atandı; 16 Mart 1917'de ise 2. Ordu Komutanlığına asaleten getirildi. 5 Temmuz'da Halep'teki 7. Ordu'nun başına getirildi. Ancak birkaç ay sonra, Halep cephesinin genel idaresini üstlenen General Falkenhein ile arasında baş gösteren bazı görüş ve uygulama farklılıkları nedeniyle Mustafa Kemal, bu görevinden ayrılmak durumunda kaldı.
Mustafa Kemal 7 Kasım 1917'de İstanbul Genel Karargahı'ndaki görevine başladı. Veliaht Vahdettin Efendi ile birlikte Almanya'yı ziyaret etti; Alman Genel SavaşKarargahı'nı ve Alman Cephelerini gezdi. Alman İmparatoru II. Wilhelm ve tanınmış komutanlarla görüştü; onlara savaşın sonuçları hakkındaki görüşlerini anlattı.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'a döndükten sonra böbreklerinden rahatsızlandı; tedavi olmak amacıyla Viyana ve Karlsbad'a gitti. Seyahat dönüşü, General Falkenhein'in yenik olarak bıraktığı Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu. 15 Ağustos 1918 günü Halep'e ulaştı ve emrindeki
Tümgeneral rütbesi ile
kuvvetleri İngiliz kuvvetleri karşısında müdafaa savaşı yaparak Halep'e kadar çekmeyi başardı. Bu esnada Vahdettin'in özel isteği doğrultusunda yaverliğe getirildi. Almanya gezisi sırasında Vahdettin'in Mustafa Kemal'in düşüncelerinden etkilenmesi, Onun yaver oluşunda önemli bir etken olmuştu.
İttifak Devletleri'nin aleyhine devam eden savaşta, 29 Eylül 1918'de Bulgaristan savaştan çekildi; 4 Ekim 1918'de de Almanya ateşkes talebinde bulundu. İstanbul'da, bu askeri gelişmeler ve Almanya'nın mağlubiyeti sonucunda siyasi durum değişti; istifa eden Talat Paşa'nın yerine Ahmet İzzet Paşa hükümet kurmakla görevlendirildi. Bu şartlar içinde, her ne kadar Mustafa Kemal Paşa çözüm yolları üreterek devlet yetkililerine bildirmişse de görüşlerine gereken değer verilmedi. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği büyük savaşın sonunda Osmanlı, 30 Ekim 1918'de Alman İmparatorluğu ile mağluplar safında yer alarak Mondros Mütarekesi'ni imzaladı ve I. Dünya Savaşı'ndan büyük bir yıkımla ayrıldı.
Mustafa Kemal, I. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş süresince, hatta savaşın en zorlu zamanlarında, Osmanlı Devleti'nin aleyhine olabilecek kararlar ve uygulamalara karşı çıkmış, fikirlerini devleti ve Türk Milleti adına korkmadan cesurca ifade etmiştir. Bu dönemde birçok yerde görev almış, devletinin gönderdiği her cephede kahramanca savaşmış, ülkenin içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulması için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Bu tarihten sonraysa asıl mücadelesi başlayacak, tarihin akışını değiştirecek olaylara ve büyük başarılara imza atacaktır.
Solda subay arkadaşları ile Halep'te (1917) Sağda Veliaht Vahdettin ile birlikte Alman karargahı'nda (1917-18)
Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmesinin ardından, 7 Kasım 1918'de bu komutanlığın kaldırılmasıyla 13 Kasım 1918'de İstanbul'a geri döndü. O günlerde Ateşkes şartları gereğince ordumuz dağıtılmış, silah ve cephanesi elinden alınmıştı. Tarihin en büyük devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu galip devletler tarafından paylaşılmaktaydı. Anadolu toprağı İngilizler, İtalyanlar, Fransızlar ve Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Çanakkale Savaşı'nda kahraman Türk Ordusu'nu geçemeyen düşman gemileri, Boğazlar'ı ve İstanbul'u işgal etmişlerdi. İstanbul Hükümeti tamamen İtilaf Devletleri'nin kontrolü altına girmişti. İtilaf Devletleri subay ve ajanları, Anadolu'nun hemen her yerinde azınlıkları kışkırtıyorlardı. Kısacası, I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarında eşine daha önce rastlanmamış bir karışıklık hüküm sürüyordu.
Ülkenin içine düştüğü olumsuz şartlar, aslında Mustafa Kemal Paşa'nın daha önceden tahmin ettiği gelişmelerdi. Büyük Önder, 5 Kasım 1918'de orduların terhis edilmesi hakkında, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya bir uyarı mahiyetindeki şu telgrafı çekmişti:
"Ciddi olarak arz ederim ki, gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır."1
Yunan askerleri İzmir'de
Bu telgraf Mustafa Kemal'in kişiliğinde ümitsizliğe asla yer olmadığının da bir kanıtıdır. Vatanın düşmanlar tarafından tamamen işgal altında olduğu zor şartlar içinde dahi O, inancını kaybetmemiş, kurtuluş çareleri aramaya başlamıştı. Fakat aynı kararlılığı İstanbul Hükümeti gösteremiyordu.
Dönemin Osmanlı Hükümeti düşmana karşı ne kadar teslimiyetçi ise, halk da o kadar tepkili idi. Yüzyıllardır Türklere vatan olmuş Osmanlı topraklarını işgale yeltenenler karşılarında mahalli kuvvetleri buluyorlardı. Taraflar arasında kanlı çarpışmalar cereyan ediyordu. Trakya ve Anadolu'nun her bölgesinde kurulan teşkilatların başlıca amacı, Türk topraklarını düşmanlar ve işgalcilerden temizlemekti. Bunlar Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi isimler altında toplanmışlardı. Ancak milli teşkilatların birlik ve beraberlik içinde değil, dağınık kuvvetler şeklinde hareket etmeleri, Milli Mücadele'de arzu edilen nihai başarıyı getirmiyordu.
Bu hareketlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da kurtuluşu İngiliz, Fransız veya Amerikan mandası altında arayan, büyük devletlerin himayesinden medet uman, İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti gibi birtakım teşkilatlar türemişti. Adı geçen cemiyetlere mensup pek çok insan Anadolu'dan doğacak milli bir harekete inanmıyordu.
Büyük Önder Mustafa Kemal ise, ülkenin içinde bulunduğu karmakarışık durumdan tek bir çıkış yolu olduğuna inanıyordu: Milli egemenlik esası üzerine kurulmuş tam bağımsız yepyeni bir Türk Devleti. Nitekim Atatürk'e göre önemli olan: "Türk Milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi."2 Bundan böyle gerçek kurtuluşu isteyen Milli Mücadele'nin parolası şu olacaktı: "Ya istiklal ya ölüm!"
Gerçekten de yıkılmış bir imparatorluğun enkazından milli ve bağımsız bir devlet inşa etmek için başka bir çözüm yolu yoktu. Atatürk'ün düşüncesi, başarısızlığa uğramakla öteki kararlara boyun eğmek arasında fark olmadığıydı. Dahası, Hükümet ve İstanbul basını Ateşkes Antlaşması'nı överken, Mustafa Kemal dönemin Genelkurmay Başkanlığına bir rapor gönderdi. Raporda Büyük Osmanlı Devleti'nin, bu antlaşma ile kendini hiçbir koşula bağlı olmaksızın düşmanlarına teslim etmeyi kabul ettiğini, dahası ülkeyi ele geçirmesi için yardım ettiğini söylüyordu.
Düşmanlar tarafından ölmeye mahkum bir hasta olarak görülen memleketin kurtuluşu için artık Anadolu'ya geçerek Milli Mücadele bayrağını açmak bir zorunluluk haline gelmişti. İşte bu sıralarda, Hükümet Mustafa Kemal'in beklenmedik bir hareket yapmasından korkuyor ve Ona şüpheyle bakıyordu. Atatürk'ü İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine 9. Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş imkanlar tanıyan bu görevi hemen kabul etti. Çünkü bu yetki ile Sivas'ta bulunan 3. Kolordu, Erzurum'daki 15. Kolordu'yu ve diğer bazı askeri birlikleri kontrolü altına alabilecekti. Atama kararnamesi Takvim-i Vakayi'de yayımlandı.
Bu görev ve yetkileri alan Mustafa Kemal şu sözleri söylüyordu:
"Talih bana öyle uygun şartlar hazırlamıştı ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar mutluluk duydum tarif edemem. Nezaretten çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir alem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan bir kuş gibiydim."3
Samsun'a çıktığı Bandırma Vapuru
Osmanlı Hükümeti Mustafa Kemal'i Ordu Müfettişi olarak buraya gönderirken, kendisinden, Anadolu halkının Ateşkes koşullarına uymasının sağlamasını istemişti. Çünkü bu bölgede Mavri Mira Cemiyeti adında, Pontus Rum Devleti kurma idealinde olan bir grup Türklere baskı yapıyor, onları bu bölgeden çıkarmaya çalışıyordu. Türk halkı da bunlara karşı üstün bir mücadele sergiliyordu. Aslında sadece Karadeniz Bölgesi'nde değil, ülkenin işgal altındaki her yerinde bir karşı koyma hareketi başlamıştı. Özellikle Yunanlıların İzmir'i işgali bu hareketlerin bir çığ gibi büyümesini sağladı.
Mustafa Kemal Paşa'nın düşünceleri ise, Hükümet'in görüşleri ile taban tabana zıttı. İstanbul'dan ayrılmadan önce gerçek niyetini bazı arkadaşlarına şu sözlerle ifade etti: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklali ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum." Sonunda Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı için ilk ve en önemli adımı atarak 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan ayrıldı. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı ve üzerinde taşıdığı sıfatın avantajı ile kurtuluş planını gerçekleştirmek için hemen harekete geçti. Anadolu'nun çeşitli yerlerine telgraflar çekiyor, mitingler ve gösteriler düzenliyordu. 21 Mayıs 1919'da Kazım Karabekir'e çektiği telgrafta şöyle diyordu:
"Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim."4
Mustafa Kemal'in Samsun'a vardıktan sonraki birkaç gün içinde İstanbul'a gönderdiği telgraf ve raporlar, Hükümet ve işgalci İtilaf Devletleri görevlileri tarafından hoş karşılanmadı. Zira bunlar, onun milli iradeye dayanarak birliği yeniden sağlamak için faaliyet göstereceğinin ilk işaretleriydi. Milli Mücadele'nin ancak Atatürk gibi bir lider sayesinde başarıya ulaşabileceği de bir gerçekti. İstanbul'a ulaşan raporlardaki ifadeler, o sırada 38 yaşında bir general olan Mustafa Kemal'in siyaset bilimine ilişkin engin bilgilerini de ortaya koymaktaydı.
Ülkenin her yanında olduğu gibi İstanbul'da da mitingler düzenlenmeye başlanmıştı. İşgali protesto amacıyla okullar, mağazalar ve bazı kuruluşlar üç gün süreyle kapatılmıştı. Tüm bu gelişmeler üzerine İstanbul'daki Hükümet Mustafa Kemal'i geri çağırdı.
Amasya Genelgesi
İstanbul Hükümeti temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Hulisi Paşa ile görüşmek üzere Amasya'ya giderken Tokat'ta karşılanışı (17 Ekim 1919)
Ne var ki, Milli Mücadele Atatürk'ün önderliğinde artık başlamıştı; İstanbul Hükümeti ve işgalci devletlerin bu şanlı direnişi durdurmaları ise mümkün değildi. Türk Milleti tarihe yön verecek yeni bir girişimi başlatmıştı bir kere. Mustafa Kemal Hükümet'in yanlış çağrısına uymayı reddetti ve 22 Haziran'da Amasya'da, milli bağımsızlık hareketini yaymak, Erzurum ve Sivas'ta kongreler toplamak amacıyla bir genelge hazırladı. Amasya Tamimi olarak bilinen bu genelge ile kendisinin önderliğinde başlatılan Kurtuluş Hareketi'nin ana hatları belirlenmiş oldu:
2. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir.
3. Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4. Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.
5. Anadolu'nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas'ta bir kongre toplanacaktır.
6. Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.
7. Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.
8. Doğu illeri için, 10 Temmuz'da Erzurum'da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas'a gelebilirlerse; Erzurum Kongresi'nin üyeleri, Sivas Genel Kongresi'ne katılmak üzere hareket edecektir.
Erzurum Kongresİ
Mustafa Kemal Paşa Amasya'dan sonra Sivas'ta bir gün kaldı ve burada yapılacak olan kongrenin çalışmalarını gözden geçirdi. 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a ulaştı ve şehirde halkın büyük desteğini arkasına alarak çalışmalarına başladı. Bu sırada Dahiliye Nazırı (İç İşleri Bakanı), Mustafa Kemal Paşa'nın görevden alındığını ve kendisiyle hiçbir resmi görüşmenin yapılmayacağını duyurmuştu. O da 8-9 Temmuz 1919'da "sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere" görevinden istifa etti. Artık sorumluluk sahibi bir vatandaş olarak görev yapacaktı. Ancak sahip olduğu maddi imkanlar çok yetersizdi. Öyle ki, istifa ettiği zaman yanında giyecek sivil elbisesi bile yoktu. Üniformasını çıkardığı gün giydiği elbiseyi Erzurum Valisi Münir Bey'den, başına taktığı fesi ise Müfit Bey'den almıştı. Erzurumlular kendisine asla unutmayacağı bir sevgi gösterdiler ve onu Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi Başkanı ilan ettiler.
Tarihi kararların alındığı Erzurum'daki Kongre Binası
Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919'da 62 delegenin katılımıyla toplandı ve 14 gün boyunca faaliyetlerini sürdürdü. Yapılan oylama sonucunda Mustafa Kemal başkan seçildi. Kongre yerinin özellikle Erzurum olarak belirlenmesi bilinçli bir tercihti. Çünkü Doğu Anadolu'nun tamamını kapsayan bir "Ermenistan" kurulmaya çalışılıyordu. Elbette Türk halkı böyle bir oluşuma asla göz yumamazdı. İşte hem kabul edilemez bu girişime hem de Türk topraklarının işgaline karşı birlik ve beraberlik içinde mücadele yürütmek için Erzurum önemli bir merkezdi.
İstanbul Hükümeti'nin kesinlikle karşı çıkmasına, dahası kongreyi engellemek için bazı valilere baskı yapmasına rağmen toplanan Erzurum Kongresi'nde şu kararlar alınmıştı:
1. Milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. Vatanı korumayı ve istiklali elde etmeyi İstanbul Hükümeti sağlayamadığı takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri Milli Kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.
4. Kuva-yı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.
5. Hıristiyan azınlıklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.
6. Manda ve himaye kabul edilemez.
7. Milli Meclis'in derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.
8. Milli irade padişahı ve halifeyi kurtaracaktır.
Erzurum Kongresi üyeleri ile toplu halde
Yukarıdaki maddelerin anlamı şudur: Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren tarihi kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemiş bir oluşumdur. Daha sonra yapılan Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandırılmış, Misak-ı Milli'nin temelinde Erzurum Kongresi kararları yer almıştır. Dahası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarından kaynaklanmaktadır. Yine Mudanya ve Lozan Antlaşmaları'nın bağımsızlığı savunan maddelerinin dayanağı Erzurum Kongresi'dir. Tüm bunların yanı sıra Atatürk inkılâplarının tohumları da Erzurum Kongresi'nde atılmıştır.
Atatürk 24 Nisan 1920'de TBMM'deki konuşmasında Kongre kararlarından bahsetmiş ve şunu özellikle belirtmiştir:
Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü 9 kişilik bir Temsil Heyeti seçerek çalışmalarına son verdi; bu heyeti ve başkanını büyük bir görev bekliyordu.
Sivas Kongresi
İşgal kuvvetlerinin tüm ülkede hızla ilerlediği ve Türk Milleti'nin büyük haksızlıklara maruz kaldığı bir dönemde, Mustafa Kemal Paşa Erzurum'dan Sivas'a geldi ve 4 Eylül 1919'da Kongre'yi bu şehirde başlattı. Erzurum gibi Sivas da özellikle seçilen bir şehirdi. Zira Sivas hem işgal edilmemiş durumdaydı hem de ulaşım açısından nispeten uygun bir konumdaydı. Ayrıca Mustafa Kemal, Sivas'ın kolaylıkla işgal edilemeyeceğini düşünüyordu ve bu öngörüsünde de haklı çıktı.
Sivas Kongresi çok büyük zorluklar altında toplanmıştır. İstanbul'daki yönetim Mustafa Kemal hakkında tutuklama emri çıkarmış, delege seçimlerini ve seçilen delegelerin kongreye katılımlarını engellemek için her yola başvurmuştur. İngiliz ve Fransızlar ise, Sivas'ı işgal etme tehditleri savurmuşlardır. Ancak tüm bu girişimler Mustafa Kemal'in azmi, hedefe yönelik kararlılığı ve isabetli uygulamaları sayesinde sonuçsuz kalmıştır. Dolayısıyla Sivas Kongresi Batı, Orta ve Doğu Anadolu'dan gelen temsilcilerin katılımıyla toplanmıştır.
Sivas Kongresi üyeleri ile beraber
Mustafa Kemal'in başkanlığını yaptığı Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir:
1. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
4. Kuvayı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.
5. Manda ve himaye kabul olunamaz.
6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan'ın derhal toplanması mecburidir.
Sivas Kongresi'nden Rauf Orbay ve Ali Fuat Cebesoy'la (1919)
7. Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.
8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından Temsil Heyeti seçilmiştir.
Sivas Kongre Heyeti tarafından alınan kararlar Damat Ferit Paşa Hükümeti'ne, İtilaf Devletleri Temsilcileri'ne ve Türk Milleti'ne duyuruldu. Bu durum toplumun her kesiminde büyük yankı uyandırdı. Bundan böyle tüm Türkler tek bir vücut halinde işgalcilere ve düşmanlara karşı koyacaktı.
Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti'nin talebi üzerine 20-22 Ekim 1919 tarihlerinde Amasya'da hükümet temsilcileriyle görüştü. Bu görüşmelerin sonucunda Mustafa Kemal'in amacı gerçekleşmiş, bir millet meclisinin toplanmasına karar verilmişti. Mustafa Kemal, İstanbul'da toplanacak bir meclisin işgal kuvvetleri tarafından mutlaka bir tuzağa uğrayacağını düşünmesine ve Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Birçok milletvekili Mustafa Kemal Paşa'ya söz vermelerine rağmen, Milli Mücadele'den yana bir grup oluşturamadılar. Atatürk bu durumdan şöyle bahsetmiştir:
"Bu grubu kurmayı vicdan borcu, millet borcu bilmek durum ve kabiliyetinde bulunan efendiler inançsız idiler!.. Korkak idiler!.. Cahil idiler!.. İnançsız idiler, çünkü milli davanın ciddiliğine ve kesinliğine ve bu davanın dayanağı olan Milli teşkilatın sağlamlığına inanmıyorlardı. Korkak idiler, çünkü tek kurtuluş dayanağının millet olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişah'a dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak büyük gayelerin gerçekleştirilebileceği gafletini gösteriyorlardı."6
Bu meclisin kayda değer tek faaliyeti, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin esaslarını Misak-ı Milli olarak kabul etmek olmuştur.
Kurtuluş Savaşı ve Atatürk
Mustafa Kemal, Temsil Heyeti üyeleriyle birlikte 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geçti ve Milli Mücadele'yi buradan yönetmeye başladı. Bu sırada Anadolu'daki direniş tüm hızıyla devam ediyordu. Sivil halk kahramanca vatan toprakları için mücadele ediyordu. Yurdun her yanında cepheler açılmıştı; Yunan işgaline karşı Ege Cephesi, Fransız işgaline karşı Güney Cephesi, Ermeni işgaline karşı Kuzeydoğu Cephesi açılmış durumdaydı.
Mustafa Kemal 16 Mart 1920'de İstanbul'un tamamen işgalinden sonra, Ankara'da bir meclis toplamak için yeni temsilcilerin seçilmesini istedi. Böylece tüm ülkeden gelen halkın temsilcileriyle 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, milleti temsil etmesi için 110 delegenin oybirliği ile başkan seçildi. Böylece temelleri atılan yeni Türk Devleti'nin de lideri belli oluyordu. Yine Türk Milletinin ölüm-kalım savaşının, varoluş-yokoluş mücadelesinin, yani Kurtuluş Savaşı'nın lideri seçiliyordu. Kurtarılmayı bekleyen vatan için mevcut son derece kısıtlı imkanlar ancak Mustafa Kemal gibi bir önderin sorumluluğuna verilebilirdi.
VİDEOLARIN AÇILMASI İÇİN LÜTFEN BİRAZ BEKLEYİNİZ.
KUTSAL ÖZLEM K.V.TERÖR-PKK KATLİAMI İZMİR MARŞI
ÇANAKKALE DESTANI TÜRK YLDIZLARI MEHMETÇİK PUSU (ŞİİR)